Ana Sayfa| İletişim ve Künye | Giriş Sayfam Yap | Favorilere Ekleyin | Üyelik | Rss

Ana sayfa Ahmet ÖZDEMİR Yazıları
Bir Serencam-ı Dünya
Ahmet ÖZDEMİR

Hayat, ancak mematla anlam kazanırmış meğer. Gençlik yıllarımda ben, falan filan gibi bir ikileme zannederdim bunları. Bilmiyordum gerçekten. Belki de bilmem gerekmiyordu o yıllarda. Ömrümün baharında kışı düşünecek ne aklım vardı ne halim. Ancak hayallerim vardı ufukları aşan. Umutla bakıyordum geleceğe.

Biz, içerde Pax Romana'dan sonra üç kıta ve yedi denizi hükmü altına alıp Pax Ottomana'yı yaşatan imparatorluğumuzun, liyakatsiz padişahlar ve ehliyetsiz yöneticiler eliyle yıkılmışlığında ve Gazi paşa'nın bu yıkıntılardan düvel-i muazzamaya rağmen yepyeni bir devlet ve ülke var etmişliğinde tutukluyken, dışarda bir ada ülkesi olmanın avantajında deniz hakimiyetini iyi kullanan Britanya'nın sömürgelerinin genişliği nerdeyse gün batmadan yaşanan bir hükümranlık alanı oluştursa da, Pax Britanica, iki dünya savaşının sonunda tükeniyor ve yerini kendi zürriyetinden Pax Americana'ya bırakıyordu.

Ama sulh ve sükuna ermek bir yana, dünya daha bir istikrarsızlaşıyordu. Dünya savaşlarından büyüyerek çıkıp hükmetmenin ve sömürmenin dayanılmaz cazibesini farkeden Amerika, western filmlerinin alışkanlığında her yürüyeni komançi sanıp sağa sola ayar vermeye girişiyordu. Anakara avrafrasya'ya iki okyanus üzerinden komşuluk avantajını kullanarak kara güçlerinin çok ötesinde yarattığı devasa deniz ve hava güçleriyle küresel egemen havasına giren Amerika, ilk tokatı Güney Asya'da yiyordu. Vietnam'da milyonlarca insanı napalm bombalarıyla yakarak ve portakal gazıyla boğarak öldürmesine rağmen Homeland'e kargo uçaklarıyla taşınan on binlerce tabutun ve yüzbinlerce yaralını mecburiyetinde çekilmenin acısını sağı solu yumruklayarak unutamayacağını anlayınca, Yalta'da dünyayı paylaştığı dünkü müttefiki Rusya'yı bahane edip dünyayı, iki kutuplu bir gerginliğe mahkum ediyordu.

Bir tarafta rüyalar ülkesi Amerika ve demokrasi sevdalısı batılı müttefikleri, öbür yanda kabuslar yurdu Rusya ve her gün insanların özgürlük için can verdiği işgal edilmiş doğulu coğrafyalar. Kırk milyona yakın ölümün biriktiği iki dünya savaşı yetmemişti, üçüncüsü kapıya dayanmıştı. Ha, bir de üçüncü dünyacılar vardı cılız ama konuşkan. Arada bir toplanırlar ve birbirlerine bağırır çağırırlardı. Meğer dağılırken yarısı Washington'a, yarısı Moskova'ya gidermiş, parsalarını tahsil etmeye.

Biz elbette iyilerin yanındaydık. Ama kötüler sürekli bizimle uğraşıyorlardı ve tehdit altındaydık her daim. Ayağımızı çıkarsak kapıdan, Rusya'nın tekmesi; başımızı uzatsak pencereden, Rusya'nın yumruğu; inecekti üstümüze. Kadim rüyası 'sıcak denizlere inmek' için, Moskof her türlü kumpas ve desisenin içindeydi bize karşı ve tanklarla ezerdi bizi Prag'da Çeklere yaptığı gibi, eğer Akdeniz'de 6. Filo olmasa.

Ülkemizin her yanına Amerikan üsleri kurulmuştu, bizi korumak ve kollamak için. Ama ülkemiz hem özgürdü hem de demokratik. Bir de insan haklarına saygılıydı. Birleşmiş Milletler, NATO, CENTO gibi özgür dünyanın koruyucu kurumlarına sonuna kadar bağlıydı. Özgür dünyanın bir de radyosu vardı, VOA: voice of america. Her akşam bir saat Türkçe yayın yapardı. Bizim hükümetin bile bizden sakladıklarını dinlerdik oradan. Amerikanyamız olmayaydı yanımızda, moskoflar üç günde yıkıp geçeceklerdi ülkemizi ve yakıp yıkacaklardı bütün dünyayı.

Kahrolası solcu gençler vardı bir de ülkemizde, kandırılmış ve güzel yurdumuzu Rusya'ya peşkeş çekmek isteyen komünistler. Ve onlara karşı vatanımızı savunan, ölümü ve öldürmeyi göze almış sağcı gençler vardı, tanrı dağı kadar türk ve hira dağı kadar müslüman. Sonra sonra akıncılar eklendi ikili denkleme. Ne sağcıydılar ne solcu, sadece müslümandılar müslüman. Solcular çok ayrımlamazdı onları, belki kendi bölünmüşlüklerinde meşgul, belki de düşmanı tekleştirmeden mutlu. Ama sağcılar yeşil kominist derlerdi, aynı bahçeden olmanın tedirginliğinde ve kaynakları paylaşmanın mecburiyetinde, ötekileştirebilmek için.

Halbuki Allah, mutlak refikleriydi onların. Ve zafer vadedilmiş kaderleri. Allahsız koministler ve imansız faşistler kandırılmışlıklarında boğulacaklardı. Ah bir de anaları, babaları ve hocaları anlayabilseydi onları, dünya yemyeşil otların ve sonsuz ormanların yurdu olacak; barış ve huzur her yanı dolduracak; Serengeti düzlüklerinde ceylan ve aslan kaçıp kovalamadan kardeşçe yaşayacaktı. Hatta öküz gücünü, inek sütünü, koyun yağını, arı balını sunacaktı insanlığa bedava. Konya'nın adı da uçuşları buraların üstünde sürerken gördükleri yeşil güzelliğe bakan Yesi dervişlerinin sohbetlerinden geliyordu: Konalım mı? Kon ya!

Sonra ölümler başladı, hem de gencecik ölümler. Akşam televizyonda konuşuyordu Ecevit, Demirel, Erbakan, Türkeş; sabah gençler ölüyordu evde, yurtta, okulda, caddede. Kavga desen mebzul ama sıradan. Sonra bunlara alevi ve sünni ölümleri ekleniverdi birden bire. Aynı hamamda yıkanmışlığın yeknesaklığına banmış insanlar, farklılıklarını fark ettiler ve gırtlak gırtlağa geldiler hemen. Kasr-ı Şirin'de kalmış ayrılıkları hatırlayıp, Maraş ve Malatya başta olmak üzere akla gelmeyen yerlerde birbirlerini boğazladılar günlerce. Bedir'den Kıbrıs'a şehitliğe alışmış toplumsal zihin bu ölümleri çok da farklı bulmadı aslında. Şehitler ölmez; Vatan bölünmez'di ya, herkes ölebilirdi ölenler gibi. Ne Pirebi'de vurulduktan sonra bir gencin can verişinde toprağa bıraktığı tırnak izleri uyardı insanları gidişattan, ne de Zafer'de öldürülen öğrencilerin boş sıraları arkadaşlarını. Bahar yağmurlarına erimiş karların eklendiği derelerin coşkunlarında çakıl tanesi gibiydiler. Nereye çarptıklarından da, nereye gittiklerinden de habersizdiler. Coşuk, almış tümünü vura vura, kıra kıra götürüyordu.

Derken bir Eylül cumasında yağmurlar da, karların erimesi de bitiverdi, haki libaslar ve siyah botlar dökülünce meydanlara. Hoca torunu bir genel kurmay başkanı olan Türk Ordusu, bir kez daha, emir komuta zincirinde kurtarmıştı ülkemizi. Artık ölüm namlunun ucunda değil, urganın ilmeğindeydi. Bir sağdan bir soldan asılıyordu fidanlar adalet için. Tonton amca ise bu istikrar döneminde ülkemizi bir büyük transformasyona sokmuştu. O kadar hızlı değişiyordu ki ülkemiz, çiçekli donla askeri birlikleri bile denetliyordu kendisi.

Bu arada, bir farklı kimlik daha sökün edip girmişti ortalığa güney doğudan. Çok değil yarım asır önce Trablusgarp'ta, Çanakkale'de, Galiçya'da, Allahüekber Dağlarında, Kut'ül Amare'de, Filistin'de yan yana savaşan, ard arda ölen, üst üste gömülen insanların çocukları, Kürtlüklerini ve Türklüklerini farkedip karşı karşıya gelmişlerdi. Ölüm yeniden sokaklardaydı. Dağlar da kendine düşen paylarını alıyorlardı ölümlerden. Cumhurbaşkanları gelip geçiyor, Başbakanlar gelip geçiyor, Genel Kurmay Başkanları gelip geçiyor ama ölümler gelip gelip duruyordu hep yanımızda. Her köyde, her kasabada, her şehirde bir şehitlik kurulmasa bile, mezarlıkların bir köşesi şehitlere ayrılıyordu. Bayraklarımız dalgalanıyordu buralarda. Her bayram kameralı adamlar dolduruyordu buraları, ağlayan anaları, suskun babaları, umarsız eşleri, yılgın çocukları çekip, akşam ajanslarında pazarlamak için. Aynı anda ülkemizin bir başka bölgesinde, aynı duygu ve düşünceler içindeki analar, babalar, eşler ve çocuklar kendi gurbetlerinde kahroluyorlardı. Bir Allah'ın Kulu çıkıpta 'durun ey insanlar, durdurun bu ölümleri; çün hepiniz Ademdensiniz; Ademse topraktan' demiyordu.

Bu arada Rusya, glasnost ve perestroyka masallarıyla sarsılmış, Demir Perde çekiç darbelerinin altında yıkılmıştı. Ancak korku imparatorluğu ilelebet sürmeliydi ve bunun içinde gerekli olan tek şey bir düşmanın varlığıydı. Oysa ufukta düşmana dair tek bir emmare yoktu. Yokluksa varlıklarının tehdidiydi. Afganistan'dan ürettiler yeni bir düşmanı. Ondokuzuncu yüzyılda İngiltere'ye, yirminci yüzyılda Rusya'ya direnmiş bu ülkede, besledikleri işbirlikçileri üzerinden harekete geçirdiler sözde 'radikal islamcılar'ı.

Zaten sömürdükleri coğrafyaların talanını tamamlamak, bu topraklarda üretilen madenleri, petrolü, doğalgazı bir cent bile ödemeden alıp götürmek için önce tatbikatlarında düşman rengi kızıldan yeşile çevirdiler, sonra da başladılar vurup kırmaya. Gönlüyle ya da korkuyla teslim olmayanları yalan yere ürettikleri gerekçeler üzerinden vurdular bombalarıyla, füzeleriyle. Bu coğrafyaya Moğol istilasında bile yaşanmamış bir zulüm yaşattılar. Kendine medeni diyen, söze gelince haktan, hukuktan, etikten bahseden insan müsveddelerinin gözü önünde, milyonlarca erkek, kadın ve çocuğu öldürdüler; milyonlarca kadına tecavüz ettiler; milyonlarca çocuğu yetim bıraktılar. Yıkmadık ev, yakmadık bahçe bırakmadılar. İnsan bedenlerinden tahtlar inşa ettiler üstüne bağdaş kurup oturarak fotoğraf çektirmek için erkekleri de, kadınları da. Yetmedikleri yerde köpeklerini saldılar üstlerine. Tüm psikopatlarını paralı asker yapıp doldurdular coğrafyaya, sadece insan öldürsünler diye. Terkilerinde tuttukları ülkeler bir yana, Somali, Afganistan, Irak diyerek sepete İslam ülkelerini birer birer atmaya çalışırken, Arap Baharıyla ikişerli üçerli hasada giriştiler.

Bugün, insanlığın binde birinin refahı, yüzde beşinin huzuru için yüzde doksan beşinin köleleştirildiği ve bu gerçeğin insanlığın gözünden ve gönlünden saklayabilmek için bütün bir yeryüzünün ve gökyüzünün istikrarsızlaştırılarak baruta, ateşe, kana boğulduğu bir gezegende yaşıyoruz. Dünyanın her yanında savaşlar savaşlara ekleniyor, ölümler ölümlere. Teknolojiyi arkasına almış Amerika kan üstüne kan döküyor, can üstüne can alıyor, ülke üstüne ülke parçalıyor.

Ama coğrafya bize her çıkışın bir inişi, tarih bize her yükselişin bir düşüşü olduğunu gösteriyor. Gün gelecek, süren sömürü ve zulümlerden usanmış insanlığın ölüm korkusu yitecek ve gelişen küresel nefret aklın ve aşkın gereğinde bir ok olup vuracak Amerika'yı teknolojisinden. Tıpkı Achilles'in tendonundan vurulduğu gibi.

Coğrafyamın dingin ama direngen erkekleri ve suskun ama üretken kızları; sakın unutmayın: bu dünyanın mematları ahiretin hayatlarında yaşayacak. Siz siz olun tahta atlara binip kapınıza dayanmış düşmanın fikrini de zikrini de almayın, akıl ve gönül surlarınızdan içeri. Gün doğmadan sarılın yaylarınıza, gün tepeye varınca çekin kirişlerinizi ve gün yerini geceye terketmeden bırakın oklarınızı. Her gün yeniden. Ve her gün yeniden. Unutmayın, eğer inanlardansanız, hayatın ve mematın sahibine; 'atan siz değilsiniz', ancak O'dur!


Diğer Yazılarım :





Bu yazı 1/16/2019 2:25:02 PM tarihinde eklendi.
 
Tavsiye Et   Yorum yaz   Yazdır  World'e kaydet Paylaş
 
 
henüz yorum yapılmamış ilk yorumu sen yap!
 
 
 

   
   
 
Recep ŞAHAN

Akıllı Kişi Kimdir?
İbrahim BALCIOĞLU

O Adam Benim Babam
Mustafa K. NASUHOĞLU

AKP İl Başkanı
Ahmed ÇITLAKOĞLU

Giresun’da Aytekin Şenlik
Ahmet ÖZDEMİR

Bir Serencam-ı Dünya
Fatma UĞURLU

Bulancak, Çantada Keklik
Uğur BİLGİ

Çöp Yolu Kâbus Yolu
 
     
   
 
Misafir Yazar

Çalışan Gazeteciler Günü'
 
     
 

   
 
Medya Tirebolu Yayında
Baraj İnşaatına Yıldırım
Toker İlklerin Adamı
Kübranın Düğününü Yaptık
Güvende Yayla Şenliği
Sel Yaraları Sarılacak
Yaylada Mevlide Yoğun İlg
Yakup Aktaşın Acı Günü
MSN Hava Durumu
Doğankentte HEM Sergisi
Tekeden Süt Çıkarmak
Eğitime Umut Köprüsü
Barajda Göçük 2 Yaralı
Tirebolu Plaj Festivali
Bursada Otçu Göçü
GİRMEP Ödülleri Verildi
Görele Seyahat Zonguldak
Bursa Giresunlular Sitesi
Giresun Sanatlarına İlgi
Osman Ağa Kültür Merkezi
Bursadan Vefa Örneği
Tireboluda Sel Tehlikesi
Sıradan Bir İnsan Sıradış
Fındık Devlet Destek Kaps
Tozu Dumana Kattılar
 
     
 
     
 

ANKET

 
 

 
     
 

FOTO GALERİ

 
 
. .

kayitli resim yoktur

..
 

Tüm hakları www.medyagiresun.com (c) a aittir. İnternet sitemizdeki yazı, resim, video ve haberler kaynak gösterilmeksizin yayınlanması yasaktır. Sitemiz Giresun Medya Platformu üyesidir.

Web Tasarım

sanalbasin.com üyesidir