Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat


Başlık: O Adam Benim Babam
Açıklama: 

Hiç aklıma gelmezdi karda kışta bir daha köye geleceğim. Ama geldim işte. Hem de babamla birlikte. Babam önümüzdeki ambulansta küçük kardeşimin refakatinde hızla giderken biz de arkadan otobüsle geliyoruz. Uzun süredir oturmadığım hostes koltuğu bana buzların üzerinde hızla kayan lastiklerin bütün gürültüsünü yansıtıyor, sanki. Buzlu yol üzerinde hızla giden otobüs, sanki hiç buz yokmuş gibi kayıp gidiyor uçsuz bucaksız yollarda.

Babam bundan 10-15 gün önce bir gece yarısı hastalanmış, kardeşlerim yakınlarda bulunan özel bir hastaneye kaldırmışlar. O hastane senin bu hastane benim diye bir süre dolaştıktan sonra kaldırıldığı özel bir hastanede yoğun bakımda kalmıştı. Görüştüğümüz günler boyunca hiç hareketsiz ve donuk bir bakışla bizleri izlemiş hakkını helal etmesini istemiştik. Hastaneden çıkmak isteyip istemediğini de filmlerden gördüğümüz yöntemle elimizi sıkmasıyla öğrenmeye çalışmıştık. Elimizi sıksa bile eve götürüldüğü a ölebilecek bir hastayı hastaneden çıkarmaya cesaret edememiştik. Uzun yıllar çektiği Parkinson onu yedirmiş bitirmişti. Elinin sallanıyor olmasından her zaman utanmıştı. Oysa ne vardı bunda dert edilecek. Hastalık gelince el de sallanırdı, başta. Yıllarını gurbette, soğuk bir memlekette lastik tamirciliği ile kazanmaya çalışmış ve kazanmıştı da. Avusturya’da, İstanbul’da ve memlekette ayrı ayrı üç evi, yaz gelince bir de yaylada dört evi bakmak cürmü küçük yüreği büyük bir insana nasip olabilirdi, ancak. Fatih Kısaparmak’ın türküsünde bahsettiği gibi o adam benim babamdı. “Benim babam mert adamdı, mangal gibi yüreği, yufka gibi kalbi vardı, hayatım boyunca ona özendim. Fedakârdı Bir dikili ağacı olmadı belki, ama kendisi, onuruyla yaşayan koskoca bir çınardı. Üstümdeki kol kanat, sırtımı yasladığım dağ gibiydi. Ben babamın oğluyum, tepeden tırnağa Anadolu’yum” derken sanki babamdan bahsediyordu.

Hakikaten küçük bir Giresun köyünde dokuz çocuğu geçindirmek içi yapmadığı iş kalmamıştı. Fındık tüccarlığı, büyük küçük hayvan tüccarlığı, seyyar satıcılık, marangozluk gibi envai çeşit işi yapmış ama hiçbiri de bir geçim kaynağı olmamıştı. Ben daha ufakken Harşit’e, Kıran Pazarına ve Tirebolu’ya çok inek ve dana sürdüğü hatırlarım. Babam aldığı inekleri buralarda satıp para kazanma derdindeydi. Her seferinde onun iyi niyetini kullanan tüccar onu mutlaka içeri atmayı başarmışlardı. Küçük yaşlarda aldığı terbiye onu yalan söylemekten ve başkalarını kırmaktan men ediyor, bunu bilenler de onu kırmanın yolunu mutlaka buluyorlardı. Çürük çarık aldığı fındığı zararına satıyor ama evde bulunan dokuz çocuk ve dede ve nineden oluşan kalabalık bir aile onun eline bakıyordu.

1960’larda başlayan Almanya’ya işçi göçü onun da dikkatini çekmiş, Eymür ve Aslancık’ta kurulan işçi kooperatiflerine yazılmıştı. Kayınbiraderlerine ve köyden birçok kişiye çıkan kağıt ona çıkmamış ve gurbete gidememişti. Gurbete de yabancı değildi oysa. Askerlik dönüşü İstanbul’da bir müddet çalışmış ve gurbetin tadını tatmıştı. Acı da olsa kör olası evde her an çoğalan evladı iyal vardı. Onların bakımı küçücük omuzlarına kalmıştı. Ufak tefekti ama koca koca yükler omzundaydı. Köyde geçim olmuyor başka şeyler denemek istiyordu. Yapılacak iş basitti aslında, yurt dışına çıkmak ve geçimini oradan sağlamak. İşçi bulmaya müteaddit defalar yazılmıştı ama bir sonuç çıkmıyordu. Yaş kırka yaklaşmış, ihtiyarlık emareleri görülmeye başlamıştı. Büyük kız evleneli nerdeyse beş yıl olmuş, büyük oğlu geçen yıl ilkokulu bitirmiş ve bir baltaya sap olur diye İstanbul’a gönderilmişti. Girdiği demiryolları okulu sınavlarını yedekten kazanan İdris, takipsizlik nedeniyle okula yazılamamıştı. Gittiği ortaokulda ise tek dersten kalmıştı. Bu yıl da ibrahim okulu bitirmiş ve İstanbul’a gitmişti. Ev şimdiden ikiye çıkmış yazın da yaylaya gidileceğinden ev üçe çıkacaktı..

Komşu köyden Paşanın Ahmet Avusturya’dan yeni gelmiş ve oraya turist de olsa kolayca gidileceğini anlatıp duruyordu. Köyden birkaç arkadaşıyla denemeye karara verdiler. Mart ayının başlarında geldikleri İstanbul’da yalnız kalan oğlunun pencereden halini görünce kendini unutup onun haline çok acımıştı. İstanbul’un o soğuk günlerinde üstündeki battaniyesi yere düşmüş, yorganı da neredeyse düşecek hale gelmişti. Pencereyi tıklatıp oğlunun “kim o” demesine fırsat vermeden “benim oğlum; aç kapıyı” demişti bile. Avusturya’ya gideceğini söylediğinde oğlu köyden gelirken Almancı komşudan aldıkları gömlek ve kravatı hatırladı, birden. İnşallah bundan böyle kimseden bir şey istemeyiz diye geçirdi içinden. O gömlek ve kravatı isterken babasının ne kadar yüzünün yere geçtiğini hiç unutmuyordu.

Uzun yıllar Avusturya’da kaldı. Bizleri kimselere muhtaç etmeden okuttu, iş ve aş sahibi yaptı. Kimimizi oraya yanına aldı, kimimiz de burada kaldık. Orada bir gün olsun köyünü unutmadı. Köyden insanların oralara gelmesini teşvik etti. “Ne olurdu bizden önce gelenler de yol yordam gösterseydi geride kalanlara” dedi durdu. Oralarda toprağa taşa yazarak öğrendiği Türkçe’siyle çeşitli yerlere yazı yazarak köyünde ne tür sanayi tesisleri kurabileceğini sordu durdu. Ama her işin bir sonu vardı ve artık dayanacak takati kalmamıştı. “Artık dönüş vakti dedi” ve döndü. 15-16 yılın sonunda döndüğü köyünde imar faaliyetlerinin olmadığını görüp üzülüyordu. Bunun için köye muhtar olması gerektiğini düşündü. Cami mahallesine yaptırdığı o zamanın su şebekesi bile ona muhtarlığı kazırmaya yetmemişti. O azminden bir şey kaybetmemiş, elinden geldiğince yapılan her hayırlı işe ön ayak olmuştu. Ancak insanların havsalası onu düşündüklerini hayal bile edemiyordu. Taassup halindeki kabilecilik onu yapabileceği birçok şeyden geri kalmasına sebep olmuştu.

Ancak geçen uzun seneler ona sağlığından çok şey kaybettirmişti. Bundan 5-10 sene önce yakalığı Parkinson ellerini titretmeye başlamış ve onda psikolojik olarak rahatsızlık oluşturmuştu. Ama hastalıkta sağlıkta bizim içindi. Yaşlıkça diğer hastalıklar da peyda olmuş ve yaşıtlarına göre daha hızlı ihtiyarlaşmış ve kamburlaşmıştı. Artık istediği her şeyi yapamayacak duruma gelmişti. Aniden gelen bu hastalık ise işin tuzu biberi olmuştu. Ancak Allah ona ani bir ölüm vermemiş belki de çocuklarının onu son kez görmesine fırsat vermişti. Hastanede geçen 10-15 günlük uzun ve acıklı azap nihayete ermiş, Allah emanetini almıştı. Şairin dediği gibi “Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden / İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden / Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm” Ölüm elbette bize hiç de uzak değildi. Ve geldi buldu, babamı. O artık sevdiği Peygamberinin yanında. Kimsenin namaz kılmaya yer bulamadığı Avusturya’da mescit açarak, rızasını kazanmaya çalıştığı Rabb’isinin huzurunda. Yine bir başka şairin dediği gibi “Ölüm güzel şey budur perde ardından haber.. Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber”

Uzun saatler sonunda köye vardığımızda ambulans babamı biraderin evine bırakmış, geri dönmüştü, bile. Artık yapılacak iş belliydi. Cenaze namazı sonrası ebedi istirahatgahına yatırmak ve bol bol dua etmek. Çok sayıda insanın katıldığı cenaze namazı için Allah havayı yumuşatmış, cenazenin rahatlıkla defnedilmesine fırsat vermişti. O akşam başlayan yağmur sonrasında yağan kar uzun yıllardır gelmediğim köyümde güzel manzaralar oluşturmuştu. Allahu Teala bize babamızın acısını unutturmak için bembeyaz nimetini yollamış, onu eritmiş yeniden yağdırmıştı. Fındık dallarını yerlere kadar indiren karlar arasında babamın mezarını görmek neredeyse imkansız hale gelmişti. Homurdanarak yanan odun sobası bizleri etrafına toplamayı bilmiş ve o karda kışta köylülerimiz her akşam okunan Kuran için uzak yerlerden gelmişlerdi. Ancak sayılı günler çabuk geçmiş ve ayrılık vakti gelmişti. “Senin bize yaptıklarının zerresini bile senin için yapamadık; hakkını helal et baba” diyerek geldiğimiz yöne doğru uzaklaştık, gittik.


Yayın tarihi:  11.1.2019 12:45:34
Yazdırma tarihi:  1/21/2019 10:01:06 PM