Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat


Başlık: Sıcak, Sıcak, Çok Sıcak…
Açıklama: 

Adıyaman kaynıyordu bugün. Güneş, tepeye çakılmış sanki pişiriyor insanı. Dostlarsa pek etkilenmiş görünmüyorlar bu durumdan. Halimize bakıp kimisi havanın sıcak ama İstanbul veya benzer sahiller gibi boğucu olmadığıyla yatıştırmaya çalışıyor bizi; kimisi de daha gerçek Adıyaman sıcaklarının başlamadığını söyleyerek ölümü düşündürüp sıtmaya razı etmeye bakıyor. İyi ki gavurlar klimayı icat etmişler de sığındığımız mekânlarda nefes alma fırsatımız oluyor.

Ama akıllarda hep açıklanacak Bakanlar Kurulu var. Sohbetler ise 24Haziran seçimlerini aşıp derinleşemiyor bir türlü. Genelde ise insanlar sıkıntılı. Doğrudan ifade etseler de etmeseler de sözler memleket dolayımında umutsuzluğa kayıyor. Yeni zamanlara yönelik farklı beklentiler seslendirilirken, halin konuşulmasından kaçıyor zihinler. Sorular sorunları aşıyor, sorunsalları sorguluyor. Son 20 yılın yaşanmışlığında yeni dünyaların kapıları zorlanıyor, aklın girdaplarında.

Cumhuriyetin, Anadolu coğrafyasını hercümerç edişinin kolaylığı tartışılırken bazı kalemler hep kaybolan nesile bağlarlar nedenleri. II. Abdülhamid&39;in uzun sultanlık yıllarında binbir zorlukla kurulan okullarda yetiştirilen kadronun, Balkan savaşlarıyla başlayıp Dumlupınar savaşıyla biten bir süreçte, cephelerde tükenmesine verirler Cumhuriyet elitlerinin başarısını. Bense çok doğru bulmam bunu. Gerçekleri kabul etmek istemeyen akılların ürettiği bir uydurulmuş mazeret gibi bakarım hep.

Abdülhamid Han, gerçekten nerdeyse bugünümüze gelen her kurumun kurucusu. Sultan olabilirliği düşük bir Osmanlı saray mensubu olarak kenarda -belki de kafeste- durduğu yıllarda okumalarını iyi yapmış ve batı ile doğuyu kendince çözümlemeye çalışarak eğitimin önemine varmış, ancak sultanlık başa konunca kurduğu onca okuldan mezun olanların nerdeyse hepsi ona ve inıklarına düşman olmuşlar. 33 yıllık yönetiminin sonunda hal edilerek Selanik&39;e gönderilirken yaşayan Osmanlı toplumunun muhtemelen yarıdan fazlası onun devr-i iktidarında doğmuşlardı. Ama hiç ses çıkmadı gönderilişine. Çok sonraları Necip Fazıl üstad ulu hakan deyip dayatmasaydı bize, belki de kızıl sultan deyip geçecektik onu.

Onun yaptırdığı okullardan bugüne gelmiş pek çoğu. Hala aktif olarak kullanılanlar var içlerinde. Akıl ve emek verip belki de borçla yaptırdığı bu okullarda yetişmesini sağladığı insanların, gerek kendisine gerek topluma ettiklerini, Selanik ve Beylerbeyi yıllarında ne kadar düşünmüştür bilmiyorum ama ben çok düşünüyorum ve binalara ve bu binaların içinde geçen eğitim süreçlerine yansıtılamamış ruhun gerçekte, ama sultanın aklında; ama toplumun kalbinde, yani bir biçimde ve bir yerlerde olup olmadığını çok merak ediyorum.

Rivayet odur ki İngiliz gezginler Tibet&39;te yüklerini yerlilere ve hayvanlarına yükleyip dağlara doğru yola çıkarlar. Yüksüzlüğün kolayında ve muhtemel yeni keşiflerin heyecanında o kadar hızlı yol alırlar ki bir süre sonra yerliler istenmediği halde mola verirler. İngilizler şaşırır buna ve sorarlar. Yerlilerin cevabı anakronik ama metaforiktir: geride kalan ruhlarımızı bekliyoruz.

Gerçekten de hızın böyle bir sorunsalı olduğunu düşünüyorum. Bizim tarafta &39;hızlı giden tez yorulur&39; sözünün, muhatabını çok derin düşünmeye zorlamasa da, benzer bir duruma işaret ettiği de aşikârdır. 33 yıl gibi insanlar için çok uzun, toplumlar için çok kısa bir zaman aralığında, en kaba anlatımıyla medreseden mektebe yürüyen Osmanlı, bu süreci doğru yönetememenin yükünde tarihe karıştı gitti. Hele 1800’lü yılların ikinci yarısından itibaren misyonerler tarafından kurulan ve yıllarca sürdürülen Amerikan kolejlerinin sayılarının yıllar içinde kimine göre 450&39;e varmışlığını da eklersek bu içsel sürecin nasıl dışsal yaklaşımlarla istismar edilip kolaylaştırıldığı tarihe mal olmuş gerçeklerdir.

Dünden bu güne, bugünden yarına bakarken ve yaşadıklarımızı anlamlırmaya çalışırken hep bunlar gelip takılıyor aklıma. 85 milyona dayanmış bir ülkenin yaşayanı olarak eğitim stratejilerini Osmanlı&39;dan miras alan Cumhuriyetin hüküm sürdüğü 95 yılın sonunda geldiği yerin hiç de hedeflenen yer olmadığını biliyorum.

Çok düşünüp taşınmadan ve belki de bazılarının dediği gibi Losanne üstü Tevhid-i Tedrisat gereği medreselerin lağvedilip tamamen modern eğitim kurumlarının kalması, zaten gelinenin bilineniydi. Aslında İsmail Hakkı Tonguç&39;un gayretleri üstünden Bakan Hasan Ali Yücel ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü&39;nün destekleriyle geliştirilen Köy Enstitüleri dışında az-çok ruhu olan çabalar da pek görülmez bu yıllar içinde. Kısa sürede Demokrat Parti tarafından kapatılan bu okullar, görece bir başarı hikâyesi gibi dururken, belki de medreselerin boşalttığı alanları doldurması beklentisiyle kurulan İmam Hatip Liseleri de, muhafazakâr kütlelerin teveccühüne mazhar olsalar bile, hep politik tartışmaların odağında kalarak bir türlü ne olacaklarını bilememişlerdir. İmam Hatiplerin görece başarısı bu okulların çok iyi eğitim verdiğinden değil kente göçmüş köylü muhafazakârların çocuklarını buraya yığmalarındır. Merkeze çökme sevdasındaki bu yığınların biyolojik önde gidenlerinin bir şeyler yapmalarından tabii ne olabilirdi ki.

Bu arada kapatılan Amerikan Kolejlerinin yerine 1959 yılında kurulan Maarif Kolejleri, dışsal güçlerce yeni koçbaşı olarak tasarlanmışken 1970&39;li yılların başında Anadolu Lisesi yapılarak önce adlarını, 1980&39;li yıllardan sonra ise normal liselerin Anadolu Lisesine dönüştürülmesi ve hatta bu gruba öğretmen ve ticaret gibi meslek liselerinin eklenmesiyle stratejik değerini ve varoluşsal hedeflerini kaybetmişlerdir. Bugün neden kurulduğu bile belki unutulan bir sürü lise, eğitimde çeşitlilik gibi kavramsal bir zenginliği gösteriyor görünse de temelde bir kaosu da içermektedir kanımca.

Ve üniversiteler. Darülfünun’dan 1933 reformuyla Üniversiteye dönüşen yüksek öğretim kurumları. Uzun yıllar Cumhuriyet elitlerinin kıskacında kalan, hatta sürecin dizaynı için kavgalar çıkartılıp üstüne darbeler yaptırılan ama ülkenin giderek daha çok sömürülmesine sebep olan bu kurumlar, son dönemeçte aşırı çoğalmalarıyla, zaten bir ülkeyi sırtlayacak dinamizmden yoksunken giderek meslek yüksek okullarına dönen bilgi ve bilim fukarası beton yığınlarımız oldular. Hele ki fethullahçıların çekirge afatına benzer kon-göç-kon operasyonlarından sonra şimdi de üretilemeyen küçüklüğün gerçeği dururken yönetilemeyen büyüklüğün üretilmiş baskısında bölünmüşlüğün anaforuna girmiş müflis bakkal dükkânları. Vakıf üniversiteleri ise bir kaçı dışında zaten umut tacirleri.

Ülkeyi ayağa kaldırmak için önce eğitim kurumlarımızı ve hepsinden önce de üniversitelerimizi, kaç yıl süreceğine bakmadan, din dahil her ala bilgi üretilen ve bunların hayata yansıtılması için didinen, yırtınan, çırpınan ama üreten, ama yaşayan, ama yaşanan kurumlar haline getirmek zorundayız. Çok zor gibi görünen bu hedef, sadece bu kurumların köylü zihinlerin elinden kurtarılmasıyla bile mümkün olabilir. 15Temmuz ile tam bağımsızlığa kavuşmuş ülkemizin ve toplumumuzun istikbali için bu bir mecburiyettir.

Gerisi zaten çorap söküğü gibi gelecek. Ancak yapılanlar hep yapılacakları gösteriyor. Her tırmanışta yoran ve yorulanlar bir türlü yürüyenlerin önünden çekilmiyorlar ya da çektirilmiyorlar. Binbir umutla varılan menzilde yeni bir kol oluşacağı beklentisinde görevini yerine getiren sessiz yığınlar, aynı yüzlerle aynı ayaklarla yeni yürüyüşlere çıkmaya zorlanıyorlar. Son menzilde kopan insanların, tevazu gibi nerdeyse unutulmuş ama saptanmışlığı itibariyle doğru bir ıstılah üstünden çağrılabilmesi konuşulurken, sahneye yansıyanın eskinin devamı olması, sadece ekşiyen suratların çoğalmasını değil karara varmışların rahatlığını da sağlıyor.

Bence de artık değişim şart. Mademki değişmeyen tek şey değişimin kendisi, ben de değişiyorum. Neye kadar, nereye kadar, kime kadar değişim gerekiyorsa oraya kadar değişiyorum. Ve bekliyorum. Ta ki ruhum bana yetişsin.

Gün ola, hayra vara...

_____________________

Temmuz, 2018, Adıyaman
Üçleme S. Ankaralı’dan apartmadır.


Yayın tarihi:  13.4.2019 12:41:42
Yazdırma tarihi:  8/20/2019 7:10:53 AM